Prof.Dr. Hayrettin İvgin, ANADOLU BÜTÜNLEŞMESİNE ÇAĞIRIYOR !

İçinde bulunduğumuz koşullar, yeniden “ Anadolu Hareketi ”ne ihtiyaç duyulduğunu bizlere göstermektedir. “ Mutlaka harekete geçmek gerekir, hemen şimdi ” diyerek Anadolu Hareketi anlayışıyla “ Anadolu Bütünleşmesi ” için ittifak hâlinde olmamız gerekmektedir. 

14 Eylul 2020 19:46
Prof.Dr. Hayrettin İvgin, ANADOLU BÜTÜNLEŞMESİNE ÇAĞIRIYOR !

Ankara Meclisi’nin değerli mensupları bir yol haritası çizdi. Bu yol “ Anadolu’da Bütünleşme Hareketi ”dir. Bu bütünleşme; ideoloji ve inanç farklılığı, kimlik mensubiyeti ile sınıf farkını düşünmeden; tasada ve kıvançta, huzur ve güvende, bayrakta ve vatanda, adalette ve hukukta, üretimde ve hakça paylaşımda, birlikte olmak demektir.

* Ankara Meclisi, “ Anadolu Hareketi ” anlayışında olan herkesi “Anadolu Bütünleşmesine” çağırıyor.                  

Anadolu Bütünleşme Hareketi ve Tarihten Bu Güne Anadolu

Anadolu’nun bir Türk-İslam ülkesi olmasının sırrı, İslâm nurunun yüzyıllardır yaşamasının nedenlerinden biri de İlâhi yazgı olarak Türklerin Anadolu’da görevlendirilmiş olmasından kaynaklanır. Anadolu 1071’den önce de Türklerin göç ettiği ve yerleştiği yerlerdi.

Sultan Alparslan’dan beşbuçuk yüzyıl önce Anadolu’ya gelenler Bolgar Türkleriydi. Kuman ve Kıpçakların gelişleri; Gürcistan üzerinden  ve  Balkanlardan olmuştur. Bunlar Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e yerleştiler. Kumanlar-Kıpçaklar Hristiyan veya Şamanist idiler ama Türkçe konuşuyorlardı. Anadolu bu beş buçuk yüzyıl içinde Avar, Uz, Peçenek Kuman-Kıpçak Türklerinin göçlerine sahne oldu.

    Asya’dan, Horosan’dan, Kafkasların kuzeyinden batıya hareket ederek, Kafkas dağlarını aşarak Anadolu’ya  gelen  Türklerin içinde Müslüman olanlar da vardı. Türkler beş yüz yıllık  zaman aralığı içinde İslamiyet’i kabul etmişlerdi.  Anadolu’ya Türkistan’dan Horosan’dan göç ederek gelen Türkmen taifesi yerleştikleri Doğu, Güneydoğu Anadolu’da kendi örf ve geleneklerini sürdürerek o bölgelerde yaşayanlarla birlik ve beraberlik içinde  hayat sürmeye başlamışlardır. Özellikle Deşti Kıpçak’tan Kafkasları aşarak gelen Saka Türklerinin bir boyu olan Part Türkleri, Anadolu’da uzun yıllar hüküm sürdüler.

     Büyük Selçuklu Ordusu Komutanı Alparslan’ın 1071’de Bizans Ordusu Komutanı Romen Diyojeni Malazgirt’te yenerek zafer kazanmasından  sonradır ki Anadolu’nun kapıları Oğuz, Türkmen Kanglı, Kıpçak, Yörük vb. Türk boy, oba ve Oymaklara açılmıştır. Uzun yıllar Doğu Anadolu’ya ve Batı Anadolu içlerine doğru yerleşik, yarı yerleşik hayatlarına başlamışlardır.      

      1077’de Antep’de Türkistan ve Horasan’dan kitleler hâlinde Türkler geldi ve iskân edildi. Elbeyli aşiretinden Bozgeyikli Baba, Kuzey Suriye Türklüğünün birliğini sağladı. Güney-Doğu bölgemizin Türklüğe açılmasında etkili olan Türk boylarından biri de Bayat Boyu’dur. Güneydoğu’da Türkistan ahlakını, motifini, geleneğini, asaletini bütün canlılığıyla yaşatan Türk boylarından birisi de Çepni Türkleridir. Oğuzlar, Kayılar, Baraklar daha onlarca Türk boyları Anadolu’ya yerleşerek buraları vatan hâline getirmişlerdir.

      Anadolu’yu vatan hâline getiren Türk boyları, İslami akidelerle birlikte eski bozkır kültürü ve anlayışından çok farklı düşünce sistemini, edebiyatı, sanatı ve dünya görüşüyle toprağa bağlı  bir toplum hâline evrilmiştir. Böylece uygarlık unsuru olarak dünya tarihinde çok verimli gelişmeler kaydetmiştir.

      İslamiyet’e ve uygarlığa hizmet imkânını, Anadolu’yu vatan yaparak bulan Türkler; İslam’a zarar veren 8. yüzyılda Emevi sapkınlığı ile 9. yüzyılda Şia Büveyhî sapkınlığını ortadan kaldırmıştır. Türk komutan Eba Müslim Horasanî küçük bir güçle 82 yıllık  Emevi sapık saltanatlığını yıkmış, Horasanlı bir Türk olan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Şia Büveyhilerin 9. yüzyıldaki İslamın baş belası olan tehlikeli saltanata son vermiştir.

    Türkler Anadolu’yu vatan yaptıktan sonra birçok kereler, Haçlı Seferlerinde, özellikle Anadolu’dan geçmelerine ve Kudüs’e gitmelerine  mani olarak onların güçlerini azaltmış, Kudus’ün korunmasında üstün vesilelere sebep olmuşlardır.

     Anadolu fütühatı; Mezepotamya’nın, Ortadoğu’nun ve Arabistan’ın, hattâ Mısır’ın güven altına alınması yolunu açmıştır.

     Kayı Boyu Horasan’da yerleşiktiler. Oğuz Türklerinin Kayı Boyuna mensup Ertuğrul Bey, kardeşleriyle birlikte Anadolu’yu önce doğuda sonra batıda dolaştı. Selçuklularca beğenilen ve güvenilen Ertuğrul Bey, Söğüt ve Domaniç çevresine yerleştirildi.

     Anadolu Selçukluların dağılmasından sonra Fetret Dönemi dediğimiz ve “Tevâif-i Mûluk” diye anılan Beyliklerin döneminde, Kayılar Ertuğrul Beyin  liderliğinde Bilecik ve yöresinde obalar hâlinde yaşıyorlardı. Ertuğrul Bey ölmeden önce oğlu Osman’ı beyliğin başına geçirdi. Sultan Osman daha Bey olmadan önce kendini eğitmek üzere Horasan’dan gönderilen Edebali tarafından yetiştirildi. Şeyh Edebali kızı Mal Hatun’u Sultan Osman’a vererek dünyaya egemen olacak bir Ali Osman Devleti’nin kurulmasına da vesile oldu. Osmanlı Beyliği 1299 yılında devlet olduğunu dünyaya duyurdu.

     Anadolu’ya;  Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı Devleti dönemlerinde Ahmet Yesevi ve ardıllarından kimler gelmedi ki? Avşar Baba, Pir Dede, Geyikli Baba, Abdal Musa, Otman Baba, Şeyh Nusret, Gaçgaç Dede hepsi de Ahmet Yesevî’den feyz alan ve Anadolu’yu aydınlatanlardır.

      Ahmet Yesevî’nin halifelerinden Lokmanî Perende’nin yetiştirdiği Hacı Bektaş Velî’nin Anadolu mucizesindeki olumlu yeri herkes tarafından bilinir. Mevlanâ Celâleddin-i Rumî de Belh’ten gelip Konya’da Anadolu’yu aydınlatanlardır.

     Yunus Emre’nin, Ahi Evran’ı Velî’nin Emir Sultan’ın, Karacaahmet’in, Sarı Saltuk’ın tüm Anadolu’yu hatta Rumeliyi Türk-İslam anlayışıyla irşad ettiklerini söylemek bile fazladır. Daha binlerce ulu zatların isimlerini saymak mümkündür. Ancak öne çıkan bu isimleri misal olarak verdik.

      Anadolu’yu karış karış, bucak bucak Türklere açan Alp-Erenler, alplık ruhunu Türklükten, erenlik güçlerini İslamiyet’ten alıyorlardı.  Daha sonra bu Alperenlere, Alpgazi denmeye başlamıştır.

    Anadolu fütühatını tamlayanlar ve bu toprakları vatan yapanlar, birçok alanda hizmet çeşitlemesine uğradı. Yüzyıllarca Gaziyân-Rum (Anadolu Gazileri), Bacıyân-ı Rum (Anadolu Bacıları), Abdalân-ı Rum (Anadolu Dervişleri), Ahiyân-ı Rum (Anadolu Ahi Esnafları), taassupla değil, yumuşak bir ruh ve manâ  hâli ile, ilim yoluyla, bilgi yoluyla, sevgi yoluyla  bu topraklara sahip oldular.

Anadolu’ya “Rum” adının verildiği bizleri şaşırtmasın. Türkler bu topraklara  yerleştikten sonra “Anadolu” kelimesi “idari kesim” anlamından çıkıp coğrafya bakımından “bölge” anlamında kullanıldı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde sadece Asya kıtasında bulunan topraklarına değil, Orta Doğu’da Osmanlı’nın tüm topraklarına “Anadolu Eyaleti” adı verildi.

    Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra (1923) Türkiye toprakları 7 bölgeye ayrıldı. Bundan böyle Anadolu terimi Türkiye’nin yalnızca Asya kıtasında bulunan topraklarına değil, Avrupa kıtasında olan Trakya da Anadolu terimi içine alındı.

     Kısaca, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktıktan sonra İstanbul Hükümeti’ne ve işgalci güçlere karşı, vatanı savunmak için başlattığı hareket, “Anadolu Hareketi ”dir. Bu harekete Misak-ı Milli sınırları da dâhildir.

     İstanbul’un işgali; Osmanlı Devletinin ve İtilâf Devletlerinin arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile I. Dünya Savaşının bittiğinin ilân edilmesinin hemen ardından 13 Kasım 1918 tarihinde ve 16 Mart 1920 tarihinde  olmak üzere iki defa. İngilizler başta olmak üzere diğer İtilaf Devletlerinin de katılımıyla gerçekleşti.

    O dönemin Osmanlı Devlet adamlarından bazıları bu durumu görüşmek üzere toplantılar yaptılar. M. Kemal Paşa’yı da bu toplantılara çağırdılar. Bazı devlet adamları Amerikan mandacılığı (korumacılığı), bazıları da İngiliz mandacılığından söz ediyordu. Bir ara Mustafa Kemal Paşa’ya ne düşündüğü soruluyor. Bütün devlet adamlarına  şu cevabı veriyor:

       “ Efendiler! Hepiniz konuştunuz, isteklerinizi  ve düşündüklerinizi söylediniz. Fakat Anadolu’ya bir şey sordunuz mu? Anadolu’yu dinlediniz mi? Anadolu’ya da soralım, onu da dinleyelim efendiler!”

      Mustafa Kemal’in Anadolu’ya güveni ve Anadoluculuğu  ta o yıllarda ortadadır. İstanbul’un Haliç’inde ve sarayın karşısında konuşlanmış olan İngiliz Savaş gemilerine bakarak “Geldikleri gibi giderler.” sözü bu inancın sonucudur.

   Mustafa Kemal’in kafasındaki düşünce “Tam Bağımsızlık” ve “Kurtuluş Mücadelesi”dir. Anadolu’ya geçiş ve kurtuluş hareketine başlama gerekçesini şöyle açıklamıştır:

“ Dayanılacak gücün, doğrudan doğruya millet olacağı düşüncesi ve inancı ben de çok güçlüydü. İstanbul’da olup bitenlerden, yapılan girişimlerden milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup, millete haber ulaştırmanın da imkânı kalmamıştı. Öyleyse yapılacak tek şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdim.”

      19 Mayıs 1919, Anadolu’ya kurtuluş mücadelesine başlamak üzere onun Samsun’a çıkış tarihidir. Anadolu’ya çıkmak, Büyük Atatürk’ün Anadolu insanına güveniyle,  istiklâlimizin elde edilmesi sonucunu verdi.  Her ne kadar İstanbul Hükümeti, padişah ve bazı gerici güçler tarafından engellense de bu güven, kurtuluşumuzu sağladı.

      Bugün de bizler, Anadolu insanına güveniyoruz. Bazı çıkarcı kesimler, Anadolu’ya hâkim gibi görünse de Anadolu insanı zor günlerde bir araya gelmesini bilir.

       İçinde bulunduğumuz koşullar, yeniden “ Anadolu Hareketi ”ne ihtiyaç duyulduğunu bizlere göstermektedir.

    Ankara Meclisi’nin değerli mensupları, “ mutlaka harekete geçmek gerekir, hemen şimdi ” diyerek Anadolu Hareketi anlayışıyla “ Anadolu Bütünleşmesi ” için ittifak hâlinde olmuşlardır.

      Büyük Atatürk’ün önderliğinde Amasya’da toplanan Kuvay-ı milliyeciler, 22 Haziran 1919 tarihinde Türk inkılâbının mücadele safhasını başlatmıştır. “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” düsturunu Amasya Saraydüzü kışlasından bütün Türkiye’ye telgrafla iletmişlerdir.

     Mustafa Kemal’in, Rauf Orbay’ın ve Ali Fuat Cebesoy’un birlikte kaleme aldıkları Amasya Genelgesi, milli egemenliğe dayanan, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin temellerini oluşturan bir bildiridir.

     Ankara Meclisi’nin değerli mensupları kendilerine bir yol haritası çizdi. Bu “ Anadolu’da Bütünleşme ” dir. Bu bütünleşme; ideoloji ve inanç farklılığı, kimlik mensubiyeti ile sınıf farkını düşünmeden; tasada ve kıvançta, huzur ve güvende, bayrakta ve vatanda, adalette ve hukukta, üretimde ve hakça paylaşımda, birlikte olmak demektir.

Ankara Meclisi, “ Anadolu Hareketi ” anlayışında olan herkesi “Anadolu Bütünleşmesine” katılmaya çağırıyor.  

GELİN AYNI “ MERKEZ “ DE BULUŞALIM

  Prof.Dr. Hayrettin İvgin

Ankara Meclisi İlim ve İrfan Araştırma ve Strateji    Geliştirme Kurulu Başkanı 

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.