banner27

       Her şey Üzeyir Gündüz'ün bürosunda Kardeş Kalemler dergisinde İmdat Avşar'ın bir hikâyesini okumamla başladı. Hikâye hoşuma gitmişti. Üzeyir Bey'e İmdat Avşar'ı sordum hemen; “kimdir, neyin nesidir?" diye, O da "Hikâye benim de hoşuma gitti, anlatımı güzel, hemşehrimmiş ama kendisini tanımıyorum.” dedi.

    2010'un ilk ayından beri haftada bir gün TRT Ankara Radyosunda Erbay Kücet ile beraber “edebiyat söyleşileri” adlı bir program yapıyoruz. Tanıdığımız şair ve yazarları davet ederek yaklaşık yarım saat söyleşiyoruz. Kadim dostumuz Osman Çeviksoy'u da arka arkaya iki programda konuk ettik.

     Osman Bey söyleşi esnasında “kırk yaşından sonra hikâye yazmaya başlayan ve oldukça başarılı olan bir yazar”dan bahsetti ama isim vermedi. Programdan sonra "bahsettiği yazarın kim olduğunu” sordum

     "İmdat Avşar” dedi. Ben de ”bir hikâyesini okuduğumu ve beğendiğimi” söyleyerek, görürseniz selamlarımı iletin, kendisiyle tanışmak isterim”- dedim.

     Sayın Çeviksoy'un hediye ettiği “Kardeş Kalemler” dergisinde fakülte yıllarından beri arkadaşım olan ve kendisini her zaman takdir ettiğim Prof. Dr. Nurullah Çetin'in “Sahih Bir Damar: İmdat Avşar'm Hikâyeleri” başlıklı yazısını görünce -biraz da merak duygusu içinde – bir solukta okudum.

      Nurullah Bey, İmdat Avşar'ın hikâyelerini çok beğenmişti; bunun neticesinde de nefis bir yazı kaleme almıştı. Övgülerinde son derece cömert davranmış, önemli tespitler yapmış ve oldukça iddialı tezler ileri sürmüştü. Yazıyı okuduktan birkaç gün sonra Osman Çeviksoy, (yine her zamanki beyefendiliği ile) telefonda beni Avrasya Yazarlar Birliği'nin düzenlediği "Nevruz Günü kutlamasına ve Bengü Kitabevinin açılış törenine" davet etti.

     Davete icabet etmemek olmazdı. Cumartesi günü öğleden sonra verilen adrese gittim. Törenin sonunda Çeviksoy ağabeyin delaletiyle İmdat Avşar ile tanıştık. Hemen kendisine Prof. Dr. Nurullah Çetin' in yazısından bahsettim.

       Onun o övgülerden mahcup olmuş bir hâli vardı: "Nurullah Hoca'nın dedikleri doğruysa bizim buralarda durmamamız lazım" gibisinden bir şeyler söyledi. Ben de "Osman Hocam bana kitabınızı getirecek. En kısa zamanda okuyacağım inşallah, sizi ileride müsait bir gününüzde radyoda konuk etmek isteriz” dedim.

       Aynı günün sonunda radyo programına gelirken Osman Çeviksoy bana, İmdat Avşar'ın Ötüken Yayınları'ndan çıkan “Çiğdemleri Solan Bozkır”ını getirerek hediye etti. Merakla beklediğim kitap nihayet elime geçmişti. Bu incelik ve kibarlığından dolayı Osman Çeviksoy'a bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum.

      Gelelim Çiğdemleri Solan Bozkır'a. On beş hikâyenin yer aldığı bu kitabın takdim yazısını şair-yazar Ali Akbaş yazmış. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu takdim yazısı da kitaptaki hikâyeler kadar güzel olmuş. İmdat Avşar'ın hikâyeciliği hakkında övgü dolu satırlardan sonra onunla nerede tanıştığını ve onun edebiyat alemine kazandırılmasındaki rolünü şöyle anlatıyor Ali Akbaş:

     ”Bir kültür şöleni dolayısıyla onun görev yaptığı Iğdır iline gitmiştim. Tanıştık ve arkadaş olduk... Ondaki çevreye dikkat, olaylara karşı duyarlılık, folklorumuza olan vukuf ve bilgi birikimi çok şaşırtıcıydı. Konuştukları, bana sanki yazılmamış hikâyeler İntibaını veriyordu. "Bunları yazsana" dedim.

     Ben Ankara'ya döndüğümde, birkaç ay geçmeden pırıl pırıl hikâyeler ve şiirler gelmeye başladı. Hayret, hiç acemilik kokmuyordu bu mahsuller. Sanki yılların hikâyecisi vardı karşımızda. Bir bahtıbaran yağmuru, bir sel gibi birden bire doğmuştu bu yazılar. Böylece sanatın ilhama dayalı, hikmetli, aziz bir şey olduğuna bir kere daha inandım.” İmdat Avşar 2009 yılında yayımlanan bu İik kitabını annesine ve babasına ithaf etmiş.

     Kitapta yer alan on beş hikâyenin adlarını belirtecek olursam: Evin Yıkılsın Haci (Ziya Avşar'a İthaf), Muhterem (Emir Kalkan'a İthaf), Bahri Usta (Ali Akbaş'a ithaf), Abdal Kocası, Allah Görür, Tövbekârlar, Hamdi Kirve, Türbenin Delisi. Hökümet İmzası, Ağaçtan Atlar, Beyaz Bulut, Bizim Evin Kıblesi, Şeyhin Çavuşu, Molla Emmi, Kerem… Gelelim İmdat Avşar'ın hikâyeleri hakkındaki düşüncelerime.

     Her şeyden önce şunu belirteyim ki Avşar iyi bir gözlemci. Çocukluk yıllarından itibaren çevresinde olup bitenlere karşı bigâne kalmamış. “Kim kimdir, ne diyor, nasıl diyor, niçin diyor" meselelerine kulak kabartmış, dikkatini yoğunlaştırmış, işin künhüne vakıf olmak için projektörü olaylara ve kişilere yöneltmiş.

      Önemsiz gibi görünen ayrıntıları bile gün ışığına çıkartmış ve bunları hikâyelerinde gayet ustalıkla kullanarak yerli yerine oturtmuş. Hikâyelerde betimlemeler, çözümlemeler, diyaloglar oldukça güzel ve etkileyici biçimde sunulmuş. Yazar yerel kelime ve deyimleri, benzetmeleri de ustalıkla kullanmasını biliyor. Bu tür kelimeleri çok kullanmasına rağmen "hikâyenin potası içinde eriterek doğal ve gerçekçi bir ifade tarzı haline getirdiği için" anlatım sırıtmıyor, okuyucuyu rahatsız etmiyor.

     Yerel kelime ve deyimlere, söyleniş biçimlerine ilişkin kitaptaki ilk hikâye "Evin Yıkılsın Haci”den bazı örnekler vermek istiyorum: "Suyu soğulmuş değirmen, yakası tifsimiş, un yok uğra yok. körsen ışıklar, güççük, deel (değil). hızmat, bunun uçun varık, (bunun için varız), övke (öfke), hotlar (zıplar), göönii (gönlü), namıssız, elleham, dırnak, gada, saateker (sahtekar), yeker (aksar), Tayır (Tahir). navrak, şandelle... Ali Akbaş kitaba yazdığı takdim yazısının bir yerinde diyor ki, "Avşar'ın kalemi öyle nefesli, muhayyilesi öyle işlek, güçlü ki, dizgini biraz bıraksa bazı hikâyeleri romana doğru gidecek hissini veriyor. Kim bilir, ilerde İmdat Avşar imzalı romanlar da okuyacağız.” Ben de aynı görüşteyim.

     Özellikle son hikâye "Kerem” rahatlıkla bir romana konu olabilir. Yazar bu olayı hikâye formatına sokmak için biraz zorlanmış gibi geldi bana, olayların akışı anlatılırken hızlı geçilmiş. İmdat Avşar Orta Anadolu (Kırşehir) abdallarını konu edindiği hikâyelerinde onların yaşam tarzlarını, gelir kaynaklarını ve değer yargılarını çok başarılı bir biçimde anlatmış ve fazla bilgi sahibi olmadığımız bu konuda bizleri aydınlatmış. Yazarın. çocukluk yıllarından başlayarak, yaşadığı muhit itibariyle abdalları gayet iyi tanıdığı ve gözlemlediği anlaşılıyor.

     Bana öyle geliyor ki İmdat Avşar istese- abdalların yaşantılarını konuedinen roman yazabilir. Bu hikâyeler onun böyle bir romanı yazabileceğini işaret ediyor. Abdallarla ilgili hikâyelerini okuyunca bende böyle bir kanaat oluştu. Şimdiye kadar bu konuda yazılmış bir roman var mı bilmiyorum ama eğer yoksa İmdat Avşar bu alanda bir ilki… “Çiğdemleri solan Bozkır”da birbirinden güzel hikâyeler var. Bunların içinden en çok hangisini beğendiğimi soracak olursanız cevabım "Muhterem” olur.

     Bana göre gerçekten güzel bir hikâye Muhterem. Yazar ortaokul yıllarını ve özellikle arkadaşı Muhterem'i o kadar güzel anlatmış ki onunla ilgili satırları okurken bu genç delikanlı sanki gözümüzün önünde canlanı veriyor. O satırları yazarın kaleminden size de aktarmak isterim: ''Bir de Abdalların Muhterem vardı sınıfımızda. İçimizde en gariban oydu. Abdallar Mahallesinden gelirdi. Zurnacı Bağrıynık'ın oğluydu. Meşhur bir zurnacıydı babası. İlçede herkes tanırdı.

     Muhterem'i de tanırlardı. Yaz tatillerinde babasının yanında köylere düğünlere gelirdi. Babası gibi o da zurna çalardı. Muhterem, kara yağız, kavruk tenli, bize göre uzun, boylu poslu bir oğlandı. Yanakları tombul, gözleri üzüm karası...

     Zurna çalan parmakları etli, iriceydi. Aynı sırada otururduk. Ben onun ödevlerini yapardım, o da düğün çalıp geldiği haftalarda bana "kırık leblebi ve keçiboynuzu” alırdı. Bıyıklarımız daha terlememişti bizim. Ama Muhterem birkaç gün tıraş olmadığı zaman bıyıkları belirginleşir, pazartesi günleri İstiklal Marşının ardından hocaların hışmına uğrardı. Bıyıkları yüzünden bazı hocaların hiddetli tokatları çarpardı esmer yanaklarına.

     Sorguya çekerlerdi onu. Hiçbir mazereti kabul görmezdi Muhterem'in. "Pat, pat” iki tokat inerdi tombul yanaklarına. Hiç sarsılmazdı; umursamazdı. Elini siper etmezdi yüzüne. Suratım azdırır, hazır ol vaziyetinde bekler, tokadını yer, sakince sırasına geçerdi. Sadece jileti değil, defteri, kalemi, kitabı, eşofmanı, flütü de olmazdı. Dayak yer, aşağılanır, horlanır ama yılmazdı. İnatla okula gelirdi. Babasını tanıyan, onun bir abdal oğlu olduğunu bilen hocalar ses çıkarmazlardı. Hatta teşvik ederlerdi. Yazılılarda sağa sola bakarak yazmasına karışmazlardı pek.

     Sınıfl geçmesi için biraz da yüksek not verirlerdi. Ama ilçe dışından gelen, onu tanımayan hocalar, bir zulüm bulutu olur, Muhterem'in üzerine yağardı. Yetişkin bir adamın hatları vardı yüzünde. Kaşlarını çatınca alnında derin çizgiler oluşurdu. Farklıydı. Duruşu, oturuşu, kalkışı diğer çocuklara benzemezdi. Teneffüslerde yalnız gezerdi. Bizden üst sınıfta bir kıza dalardı gözleri. Ayakları o kızın olduğu tarafa götürürdü Muhterem'i.

    O, bir şeyler anlatırken bir ihtiyar adam konuşurdu. Hocaların anlattığı hiçbir şey sarmazdı onu. Sınıfın duvarları kuşatamazdı Muhterem'i. Derslerle pek ilgilenmezdi.” Muhterem işte böyle biri. Sonra ne mi oluyor? Okula İstanbul'dan bir müzik öğretmeni geliyor Nusret Hoca. Herkese zorla da olsa flüt aldırır. Flüt çalmayı bilmeyenlere kızar, bağırır, çağırır. Onun acımasız tavırlarından sonra müzik dersi öğrencilerin en çekindiği ve korktuğu ders haline gelir.

     Bir gün aniden Muhterem'i tahtaya kaldırır. Öğrettiği parçaları flütle çalmasını ister. Zurnayı çok iyi çalan Muhterem notalara göre flüt çalmayı bir türlü beceremez. Nusret Hoca o kadar kızar ki, Muhterem'i adamakıllı döver: "Elindeki flüt ile Muhterem'in kafası gözü neresi denk gelirse vurmaya başladı. Korkudan sıralarda eridik. Yapıştık sıralara. Kafamızı kaldırıp bakamıyorduk. Flüt, Muhterem'in başında ikiye ayrıldı. Flütün baş tarafı fırladı gitti. Yüzünde tokatlar patlıyordu. Muhterem heykel gibi hareketsiz duruyordu. Yanağına patlayan tokatlardan yılmıyor, sadece tokat inerken gözlerini kısıyordu.

   Hepimizin yüzleri gerilmişti, Muhterem'e vurulan tokatlar bizim de yüzümüze iniyordu. Hoca iyice azıttı. Kızlardan biri feryadı basıp ağlamaya başladı. Nusret hoca birden kendine geldi. Durdu. Şaşkındı. Ne yaptığım bilmiyordu. Donuk mavi gözlerini sınıfa dikti. Burnundan soluyordu. Hiçbirimiz onun gözüne bakamıyorduk. Muhterem, hocanın gözlerinin içine -içine bakıyordu. Göz göze geldiler. Muhterem'in sesi boğuk, ağlamaklıydı. Ağlamadı. Boynundaki kravatı çıkardı. Usulca seslendi. "Öfken geçti mi? Sıraya doğru yavaş-yavaş geldi. Yanıma oturacak sandım. Sıranın kenarına doğru çekildim. Sıranın gözünde bir tane defteri vardı. Eğilip defterini aldı. Koltuğunun altına sıkıştırıp sınıfın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı yavaşça açtı ve çıktı... Ertesi gün, sonraki gün. . . Muhterem bir daha okula gelmedi.

O, gömleği olmadığı için kravatı boynuna takan, düğün çalıp geldiğinde bize keçiboynuzu, kırık leblebi alan, üst sınıftaki çifte belikli kıza uzaktan bakan, karayağız yiğit oğlan yoktu,.. Sınıf eksik, onun oturduğu sıra garipti.” Muhterem “notalara uyarak flüt çalamadığı için” hocasının zulmüne uğramış ve okulu terk etmiştir. Nusret Hoca da sonraki yıllarda "ben öğretmenim, eğitimciyim” diyerek kasıla-kasıla gezmiştir kim bilir. Hikâyeyi ilk okuduğumda içim acıdı, yüreğimin derinliklerinden bir şeyler koptu, gözlerim yaşardı ve sanki boğazıma bir şey düğümlendi; yutkundum durdum. "Yazıklar olsun böyle öğretmene” dedim. Başka ne diyeyim? Yazının başlığında “Kırkından sonra yazar olunur mu?” diye sormuştum. Cevap veriyorum:

Evet, olunur. Buna bir örnek de kırk yaşından sonra hikâye yazmaya başlayan ve oldukça iyi yazan eğitimci-yazar İmdat Avşar'dır. Divan edebiyatı şairlerinden Koca Ragıp Paşa “Eğer maksud eserse, mısra-ı berceste kâfidir” demiştir. Bu mısranın içerdiği anlam doğrultusunda ben de diyorum ki “İmdat Avşar daha ilk hikâye kitabı olan “Çiğdemleri Solan Bozkır” ile hikâye türünde kendini ispatlamış, bana göre etkin ve yetkin yazarlar arasına girmeyi başarmıştır”. SIRRI ER

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.